Daha önce duydunuz mu bilmiyorum; İngilizce’de couch potato (koltuk patatesi) diye kullanılan bir tanım var. Bu tanım genelde, vaktinin büyük kısmını TV karşısında geçiren, pasif ve genellikle hareketsizlikten dolayı kilolu kişiler için kullanılıyor.
Bugün bir haber okudum. Bir hanım, yıllar önce evlenip yabancı bir ülkeye yerleşiyor, daha sonra kocasından boşanıyor ve boşanmış ve çalışmayan bir hanım olduğu için yıllarca devletten yardım alıyor. (Otuz beş seneyi aşkın bir süre). Bu süre zarfında hiç çalışmak istemiyor, her gün bir diğerini tekrar ediyor ve hayatı bildiği gibi yaşamaya devam ediyor. Hayatın içinde aktif ve üretken değil. En sonunca sınır dışı ediliyor.
Şimdi yukarıdaki iki paragrafı birbiriyle harmanlayacak olursak; sevgili okurlarım, hayatın içinde aktif olmak insanı canlı tutar. Hani bir laf var ya, “koşamıyorsan yürü, yürüyemiyorsan emekle ama bir şey yap” tarzında. Bu cümleyi kim kurduysa ona saygı ve sevgilerimi gönderiyorum. Çünkü doğruluğuna yüzde yüz inanıyorum.
Hayatım boyunca anlam veremediğim bazı şeyler oldu. Bunlardan birisi de hayatını sürekli TV karşısında yahut internet başında hiçbir aktivite ve üretim yapmadan geçiren insanlar… Enerjiyi boşa harcamamak gerek, buna katılıyorum. Kendini gereksiz uğraşlarla meşgul etmemek gerek. Buna da katılıyorum. Herkes her işi kabul etmek zorunda değil. Buna da katılıyorum. Hatta dinlenmek güzeldir ve ruha iyi gelir. Buna hepsinden çok katılıyorum. Fakat “bir şeyler yapmak, hiçbir şey yapmamaktan daha iyidir çünkü insanı diri ve genç tutar.” Ben de bunu söylemek istiyorum.
Yani hayatımızın bazı bölümlerini dinlenerek ya da hiçbir şey yapmayarak geçirebiliriz. Bazen insan bir şeyler yapmadan korkuluk gibi öylece durmak ister. İster yani! Bunun için fazla derine inip insanlara hesap vermeye gerek yok. Fakat bu durum hayatın geneline yayılıyorsa bir yerlerde bir şeyler yanlış gidiyor demektir.
Pasif olmak, birilerine bazı anlamlarda yük olmak demektir. Yük olduğunuz kişi ya da kurumlar size ömür boyu bakabilir ama bakmalı mı gerçekten? Her insan kendinden sorumlu değil mi? Lafa gelince “her koyun kendi bacağından asılmalı” diyor ya herkes. Geri çekiliveriyor ya hani… İşte o zaman “güvendiğim dağlara kar yağdı, sırtımı yasladığım duvar yıkıldı” diyerek dövünmeye hakkımız kalıyor mu? Elimiz ayağımız tutuyorken neden başkasına muhtaç olalım? Ya da neden bizden sonraki gelecek nesillere aldırmadan yaşayalım? Biz dünyaya couch potato olmak için mi geldik yoksa bize verilen hayat bahçesini renk renk çiçeklerle donatıp kendimize güzel bir dünya sunmak için mi? Hayata sadece bir kere geliyoruz ya, ondan bu cümleleri kuruyorum. Keşke birden fazla hayatımız olsaydı da birinde dinlenip birinde çalışsaydık ama yok maalesef… O yüzden yerine göre çalışıp yerine göre dinlenmek ve bu dengeyi ayarlamak gerekiyor.










Yazdıklarınızın altına imzamı atıyorum ama aynı zamanda yazı dilinizin önünde de eğiliyorum İlknur Hanım.