Dün toplu taşıma araçlarından birinde yolculuk yaparken baba-kız yolculuk yapan iki kişiye denk geldim. Hararetli bir şekilde tartışıyorlardı. Aralarındaki diyaloğa istemeden kulak misafiri oldum. Çünkü yakınlarında oturuyordum. Duyduklarımı size olduğu gibi aktarıyorum:
- “Baba, sen bizi hiç anlamaya çalışıp bizim yanımızda olmadın ki! Annem bizi tek başına büyüttü. Annem aslında senin hayatında bir kaldıraç görevi görüyordu ama sen onun da kıymetini bilemedin. Bak, şimdi o da seni terk etti… Sen şirket yönetmekle bir insana bakmayı nasıl aynı kefeye koyarsın? Emin ol bir insan bakmak ve büyütmek, şirket yönetmekten çok daha zor. Annem biz büyürken sen onun yanında olmadığın için bunları tek başına yapmak zorunda kaldı ve sorumluluğu iki katına çıktı. Çünkü hem senin görevlerini hem de kendi yapması gerekenleri yerine getirdi. Belki de ben bu yüzden mutsuzum. Çünkü mutsuz bir çocukluk geçirdim. Bak, elimdeki evrak ne biliyor musun? Mahkeme evrakı… Çünkü senin haberin yok ama ben eşimden boşanıyorum…”
Genç kadın, babasına bu şekilde isyan ederken baba da kendini savunma amaçlı bir şeyler söylüyordu ama fısılı şeklinde söylediği için ne dediğini duyamadım. Sadece “beni anlamıyorsunuz” kısmını yarım yamalak anlayabildim. Genç kadının öfkesi o kadar büyüktü ki, sesi de öfkesiyle doğru orantılı olarak gür çıkıyordu. Baba ya kendini savunamıyordu ya da herkesin içinde kavga etmek istemiyordu-nedenini ben de bilmiyorum- ama kızının sözleri karşısında sinmiş vaziyetteydi.
Herkes onlara bakıyordu… Çünkü kız gerçekten doluydu ve öfke patlamaları yaşıyordu. Onun haklı olduğuna inandım. Çünkü bir yandan bir şeyleri açıklamaya çalışıyor, bunu yaparken de gözleri doluyor, öfkesini kontrol altına almaktan zorlanıyor ve karşısındaki kişiye karşımuhtemelen babası olduğu için- saygısızlık yapmaktan imtina ediyorsa kuvvetle muhtemel haklıdır. İçindekileri belki bir nebze anlaşılırım çabası içinde babasına döküyordu. Fakat baba kızına karşı o kadar duvar örmüştü ki, kızının söyledikleri bir kulağından giriyor, öbür kulağından çıkıyordu. En azından bende öyle bir izlenenim uyandırdı. Nedeni kesin olmamakla birlikte ben beden dilinden ve kurduğu cümlelerin ikna ediciliğinden dolayı genç kadına hak verdim. Sonra da düşündüm. Acaba herkes anne- baba olmalı mıydı? O sorumluluk çok büyük bir sorumluluktu ve herkes bu sorumluluğu alabilecek yapıda mıydı? Madem o sorumluluğu alabilecek yapıda değildi, o zaman evlilik şart mıydı? Çünkü evlenmek demek bir eşin ve bir çocuğun sorumluluğunu yüklenmek demek değil miydi?
Ben bütün bunları içimden geçirirken, gözlerimin uzaklara dalmış olduğunu sonradan fark ettim. Sanırım çapraz karşımda olgun yaşta bir hanımefendinin yanında oturan pembe elbiseli ve mor şapkalı olan beş-altı yaşlarındaki kız çocuğu da fark etti. Çünkü bana doğru eğilip el salladı ve ben onun el sallamasına karşılık verince gözlerini sevgiyle kapatıp bana gülümsedi. O an kendime geldim. Bir- iki durak sonra da indim. Baba ve kızın tartışmaları zihnimde uğultu şeklinde yankılanırken, kız çocuğunun el sallayıp gülümsemesiyse yolculuktan geriye kalan anılarım arasında yer aldı…









