Geçen gün bir arkadaşımla sohbet ediyordum. Bana çocukluğunu anlattı. Daha doğrusu yaşayamadığı çocukluğunu. Öyle şeyler yaşamış, öyle büyük olayların yaraları kalmış ki içinde, yetişkinken bile bazen aklına geldiğini, rüyalarından ağlayarak uyandığını söyledi. Arkadaşım annesini erken yaşta kaybetmişti. Annesini erken yaşta kaybetmek, bir çocuk için acıların en büyüğüdür desem yeridir.
Daha önce annelerle ilgili hayattaki en sağlam kale nedir başlıklı bir yazı kaleme almıştım. İnternetten araştırıp okuyabilirsiniz. Fakat siz okumadan ben cevabı vereyim: Hayattaki en sağlam kale annedir. Çünkü anne gerçekten sorunlu zamanlarımızda kanatlarının altına sığındığımız bir yuvadır, kaledir ve anne olmadan büyüyen bir çocuk bu yüzden hayata karşı savunmasızdır.
Hayata karşı savunmasız kalmak, bizi kanatsız bir kuş misali yaralı yapar. Uçamayız. Hayallerimizin derinliklerine dalamayız. Özgürlük alanımız kısıtlıdır. Kendimizi yeterince ifade edemediğimiz durumlarda uzanacak bir yardım eli yoktur. Çünkü biz, o eli çoktan toprağın altına vermişizdir. Anne, gerçekten bir çocuğun her şeyidir ve biz annemiz hayatımızdan çıktığında kimsesiz kalırız.
Çocukken yaşadıklarımızı genelde unutamayız. Çünkü onlar saf çocukluk belleğimize kazınmışlardır. Özellikle yaşadığımız şey bir annenin yokluğuysa, bunu unutma ihtimalimiz neredeyse yüzde sıfırdır. Neden mi? İnsan kalbindeki boşluk hissini unutmaz, unutamaz. İnsan, bir duygunun kendisini nasıl hissettirdiğini ruhundan koparıp atamaz. Annesiz büyümek, insan ruhunda bir boşluk yaratır. Bu, adeta kapanmayan bir yaradır ve maalesef ki geçirmek zorunda kaldığımız bu yaralı çocukluk günleri, yetişkinliğimizde bazen rüyalarımızdan hasretle ve ağlayarak uyanmamıza sebep olur.
Yaralı günler, bir gölge gibi insanı takip eder. Bazen bir anne çocuğunun elinden tutup yanınızdan geçtiğinde, bazen ihtiyacınız olan günde tek başınıza olduğunuzu fark ettiğinizde, mutluluğunuzu ya da mutsuzluğunuzu paylaşacak kimseyi bulamadığınızda bu tür tetiklenmeler insanın dimağından fırlayıp gelir ve insan kendini ağlarken ya da ağlayarak uyanırken bulabilir.
Ben tabi ki o arkadaşımın anlattıklarını tam olarak anlayamam. Kısmen anlayabilirim. Ya da anlamaya çalışabilirim. Çünkü onu anlayabilmek için onun yaşamış olduğu yaralı günleri onun gözünden yaşamış olmam lazım. Fakat bildiğim tek bir şey var, o da şu ki, kim ne yaşamış olursa olsun, eğer o yaşanmışlık onda derin bir iz bıraktıysa ya da kendini yalnız ve çaresiz hissettiyse, o duyguyu insan kalbinden kolay kolay atamaz. Eğer bu insan bir çocuksa, o çocuk kalbine işlenenlerin izi ruhundan kolay kolay çıkamaz.
Ben bütün bunları düşünüp işsel bir yolculuğa çıkmışken elime Aydın Şimşek tarafından kaleme alınan Kopuk ve Hiç romanı denk geldi. Kitapta anlatılanları tam olarak hatırlamıyorum ama orada denk geldiğim bir cümle beni arkadaşımın anlattıklarından sonra derin düşüncelere itmeye yetti. Şöyle yazıyordu orada: “Bir çocuk Tanrının öldüğünü annesinin öldüğü gün öğrenir.”









