Bazen, etrafımızda bir sürü insan olur. Kalabalık ortamlara girer çıkarız. İlerde isimlerini ve yüzlerini hatırlamakta zorluk çekeceğimiz kadar çok insanla tanışırız. Bir daha bir araya gelmeyeceğimiz insanlarla aynı ortamlarda bulunuruz, konuşur, belirli bir amaç için toplanır ve ayrılırız.
Bütün bunlar güzeldir. Yeni insanlarla tanışmak, kaynaşmak, iş yapmak ve hatta belirli bir amaç için bir arada bulunup ortak bir duyguyu paylaşmak (maç ortamları ya da dernek toplantıları vs.) güzeldir. Her yeni insan, ufkumuzu genişletir ve bize farklı dünyaların kapılarını aralar. Hepsinden de öğreneceğimiz çok şey vardır. Birlikte hareket eder, güler, yeri geldiğinde ağlar ve bir daha görüşmemek üzere vedalaşırız.
Fakat hiç fark ettiniz mi? İnsan ilişkileri genellikle sığdır. Yüzeysel ve havadan sudan muhabbetlerle doludur. Çünkü insan doğası gereği kıskançtır ve sizin mutlu anınızda sizinle birlikte gülen, sizin kötü zamanlarınızda sizinle birlikte oturup ağlayan insan sayısı ya yoktur ya da bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar azdır. Konuştuğumuz her insana duygu dünyamızı açamayız. Çünkü ayağımızı kaydırma tehlikesi vardır. Ve biz, bunu düşünerek her zaman tedbirli olmak zorundayızdır. İçimizde ne fırtınalar koptuğunu kimse bilmez mesela. Söylesek de kimseye anlatamayız. Çünkü aynı frekansta olduğumuz insanlar sayılıdır. Hani, susarak anlaştığımız insanlar var ya, işte onlar nesli tükenmekte olan canlılar. Bizi anlayan, yargılamadan dinleyen, empati yeteneği gelişmiş ve ruhsal tekamülünü tamamlamış vaziyette fitnelikten, fesatlıktan uzak duran… İşte onlar artık yok denecek kadar azlar.
Sanırım sayıları da artmayacak. Bu düzen bu şekilde sürüp gidecek. Çünkü modern hayat buna bu şekilde zemin hazırladı. Vasıtalarla mesafeler kısaldı, teknoloji gelişti, şehirler daha heterojen bir yapıya büründü, insanlar bireyselleşmeye ve mutsuzlaşmaya başladı. Zamana yetişmeye çalışırken özümüzün isteklerini kaçırdık, hayatı ıskaladık, gönlümüzdeki güzelliklere odaklanmayı bıraktık ve kendimizi toplumdan soyutlamaya başladık. Ve “anı yaşamanın” güzelliğini unuttuk. Ağaç gibi düşünün. Dışı sağlam ama içi kof. Bunu insana uyarlayalım: Dışı ete kemiğe bürünmüş insan, içi robot. Çünkü her şey otomatiğe bağlanmış durumda. Belirli saatlerde uyanıyor, belirli saatlerde işe gidiyor, sabahtan akşama kadar çalışıyor, etrafımızdaki insanlarla havadan sudan konuşuyor ve eve dönüp yemek yiyip uyuyoruz. Ve bu döngü bir sarmal şeklinde sürüp gidiyor.
En kötüsü de ne biliyor musunuz? İnsanların çoğu bu durumun farkında değil. Farkında olanların da elinden bir şey gelmiyor. Çünkü yaşadığımız çağ, bize bunu kanıksattı. Hızlı olmak zorundayız, en iyisi olmak zorundayız, en iyiye yakın olmazsak şayet, imha olmak durumundayız… Bu liste böyle uzar gider. Peki ya biz? Liste bu şekilde uzayıp giderken bizim hayatımız nereye evrilecek? Yaşamak istediklerimiz sarmalın içine sıkışıp kalmışken yaşamak zorunda kaldıklarımız ruhumuzu daha ne kadar eskitecek?









