Düşünsenize… Güvenilir olduğunu sandığınız, adı bilinen bir restoranda et yemeği yiyorsunuz. Her şey normal gibi. Ta ki o an gelene kadar… Lokmanızın içinden çıkan şeyle iştahınız değil, güveniniz parçalanıyor. İğrençliğin ötesinde, insanın aklına tek bir soru geliyor: Bize ne yediriyorlar?
Bugün mesele sadece bir tabak yemek değil. Mesele, yıllardır fark etmeden önümüze konulanlar. Domuz eti mi, at eti mi, eşek eti mi… Adını bile anmak istemeyeceğimiz şeylerin sofralarımıza nasıl geldiğini artık sorgulamak zorundayız. Daha acısı ise şu: Bu sadece bir “hile” değil, bir ahlak meselesi.
İnancı gereği haramdan kaçınan bir topluma, yine o toplumun içinden insanlar tarafından bunların yedirilmesi… Bu, sadece ticari bir sahtekârlık değil; vicdanın, güvenin ve değerlerin çöküşüdür.
Peki neden?
Cevap acı ama basit: Para.
Daha fazla kazanmak, daha ucuza mal etmek, daha çok satmak… İnsan sağlığı, inanç, etik; hepsi bir kenara itiliyor. Çünkü bazıları için önemli olan tek şey var: kazanç.
Ama bu işin sonu nereye gidiyor?
Bugün etten şüphe ediyoruz.
Tavuk alsak “nasıl yetiştirildi?” diye korkuyoruz.
Yumurta desen; gezen mi, kafes mi, gerçek mi?
Pirinç bile sorgulanır hale geldi.
Yani mesele sadece “ne yiyoruz” değil, artık hiçbir şeye güvenemiyoruz.
Bir yandan da daha büyük bir tablo var:
Parası olanın her şeye ulaşabildiği ama gerçeğe ulaşamadığı bir dünya. Paran var ama güvenilir gıdan yok. Paran var ama ekecek toprağın yok. Ve belki de en acısı; birkaç kişinin hırsı yüzünden milyonların sağlığıyla oynanan bir düzen.
Bu düzenin bedelini kim ödüyor?
Her zamanki gibi, masum insanlar.
Bugün geldiğimiz noktada, sadece midemiz değil, zihnimiz de bulanık. Ne yesek şüphe ediyoruz, neye inansak sorguluyoruz. Çünkü bir kez güven sarsıldı mı, hiçbir şey eskisi gibi olmuyor.
Belki de artık asıl soru şu olmalı:
Biz gerçekten ne yiyoruz… ve bize ne yediriliyor?









